HÜSEYİN KÖROĞLU
KÖRLERLE DOLU BU DÜNYADA, İNSANLAR DAHA İYİ GÖRSÜN DİYE, ONLARA GÖZLÜK TAKMAYA ÇALIŞIYORUZ!
Uzun zaman oldu dostlar; sevgiyle, saygıyla hepinize MERHABA...
Öncelikle herkese 2012 yılında sağlık, mutluluk, huzur ve barış diliyorum. Malum biz istesek de, istemesek de zaman çok çabuk geçiyor. Dünyanın vazgeçilmez gerçeklerinden biri "zaman" değil mi? Yazın, nasıl olduysa fırsat bulup Londra'ya gittim. Hatta bu yolculukla ilgili sizlerle paylaşmak adına bir yazı da yazdım. Ama, daha sonra o yazıyı "sakladım" dostlar. Çok hüzünlü bir yazı oldu. Yayınlamaktan vazgeçtim. Çünkü yazının özünü yıllar yıllar önce Kıbrıs'tan Londra'ya giden gençlerden biri olan "Şefik" amcam oluşturuyordu. Çocukluk düşümü gerçekleştirmiştim aslında Londra'ya giderek. Bu güne kadar bir türlü gitmek kısmet olmamıştı. Ama, sonunda ailemle beraber gitme şerefine eriştim... Aslında pek yazmam ama, konunun önemi açısından yazıyorum; Şefik amcamın mezarını da ziyaret gittim, yaşadığı eve de gittim. Hayat arkadaşı Cemaliye yengemin ellerinden de öptüm... Şans eseri yeğenim Sevda'yı çok uzun yıllar sonra gördüm Londra'da. Ayrıca ömrü hayatımda ilk kez Sevda’nın çocuklarını da gördüm... Bir Kıbrıs'lı Türk olarak yaşadıklarımı, Londra'da o Müslüman mezarlığını görünce neler hissettiğimi yazmıştım o hüzünlü yazıda... Dediğim gibi, bütün yazdıklarımı sakladım... Bu satırlara yazamayacağım kadar ağır bir yazı olmuştu… Bir gün sizlere bunları sanat yolu ile anlatmayı düşündüğüm için sakladım. Umarım var olan sistem içinde, Kıbrıs'da içte ve dışta yaşananları anlatmama yardımcı olacak gerçek Kıbrıs sevdalıları hala vardır! Umudumu tükettim mi? Tabii ki hayır. Ama bu sevdalıların az da olsa olduğuna inanıyorum. Ama azaldıkları kesin. O sevdalılar bu kadar azalmasa, bir toplum özünden bu kadar çabuk uzaklaşarak, sistemin çarkları içinde bu kadar hızlı yok olma sürecine giremezdi. Üzgünüm ama, hızla bozuldu Kıbrıs'da toplum... Bizim gibi "Don Kişot"lar ise, körlerle dolu bu dünyada, insanlar daha iyi görsün diye, onlara gözlük takmaya çalışıyoruz! Sabırla...

Evet dostlar... Gelelim işin sanat kısmına. Yazın "Kara murat- Mora'nın Ateşi" adlı sinema filminin çekimlerine başlamıştım. Bir kere çekime gittim, kamera önüne de geçtim; ama sonra devamı gelmedi. Film yarım kaldı, çekimler tamamlanmadı yani. Ne diyeyim! Yani, ne diyeyim derken; diyecek çok şeyim var da, sadece Allah'a havale ediyorum sorumluları. Bütün yazımız çöpe atıldı, bana teklif edilen başka bir sinema filminde önemli bir rolü, bu filmde oynayacağımdan dolayı doğal olarak reddettim. Çünkü en son biliyorsunuz "Kollama" dizisinde, "Pikeas" yani, Kubilay Şahin rolüne can vermeye çalışıyordum. Bu sinema filminde de Fatih Sultan Mehmet'in babası Sultan II. Murat'ı oynayacaktım. Daha önce Şehir Tiyatroları'nda "IV. Murat" rolünü oynamıştım, ama bu defa sinemada çok önemli bir padişaha can vermek oldukça heyecanlandırmıştı beni. Ama, tıpkı K.K.T.C.’de çekimleri gerçekleşen "Görev Kıbrıs" sinema filmi gibi bu da yarım kaldı. Var bu işlerde benim çözemediğim bir bit yeniği ama, ne acaba? Diye düşünürken; aslında sorunun altındaki cevap insanlara güvenmem oluyor galiba. Herkesi kendim gibi görüyorum, verilen sözlere güveniyorum. Ama zemin o kadar kaypak ki, anlatamam. Sonunda vardığım nokta şu, var olan sistemde artık "Babana bile güvenmeyeceksin."... Ne yazık ki dostlar, bu bir "gerçek". Onca insanın emeği, geceli-gündüzlü çalışmalar hepsi, ama hepsi bitti! YAZIK...
Her şeye rağmen, gözünü seveyim tiyatronun. Biliyorsunuz Şehir Tiyatroları'nda oynamaya ve oyun yönetmeye devam ediyorum. "Dünyanın Ortasında Bir Yer" oyununda oynamaya devam ediyorum. Ayrıca Sayın Bilgesu Erenus'un yazdığı "Arka Bahçe" adlı oyunu da yönetiyorum. Şu sıralar provaların tam göbeğindeyiz. "Ön bahçelerimiz ne kadar güzel ve temiz olursa olsun, arka bahçelerimizi temizlemediğimiz sürece bir arpa boyu yol alamayız." mesajını vermeye çalışacağız sizlere. Umarım bu satırlarda sizlere oyunla ilgili bir yazıyı paylaşma fırsatı bulurum. Şimdilik, "ARKA BAHÇE" oyununun doğumuna kadar, fazla bahsetmek istemiyorum. Dediğim gibi, bir sonraki yazımda daha çok oyundan bahsedeceğim...

Eveeet... Geçtiğimiz beş-altı ay içinde birçok rolü, Samanyolu Tv.'de yayınlanan "Kollama" dizisindeki “Pikeas” rolüne benzer roller oldukları için kabul etmedim. Bu konuda çok şey söyleyebilirim dostlar. Ben hani ahkam kesmeyeyim ama, hep söylediğim gibi son nefesimi verinceye kadar oyuncu olmaya çalışarak, sizlere layık olmaya özen göstereceğim. Bu mesleğin sonu yok. Ama, bir oyuncuya, en son oynadığı rol etkili oldu diye, hep o role benzer karakterleri teklif etmek haksızlık oluyor, basit oluyor, oyuncuyu tanımamak oluyor. Elmalarla, armutları karıştırmak oluyor. Hani derler ya "Türk İşi" oluyor. Ben bu güne kadar dizi olarak birçok işte görev aldım. En gözde olanlarını yazarsam, eskilerden yani daha çok akılda kalanlardan diyelim; İlişkiler, Mahallenin Muhtarları, Şaban Asker'de, Ana, Ömer Seyfettin Hikayeleri; yenilerden ise, Hayyatım Sana Feda, İlk Aşkım, tabii ki son olarak da Kollama'yı sayabiliriz. Bu dizilerin içinde komedi olanı da var, dram olanı da. İyi karakterlisi de de var rollerin, kötü karakterlisi de. Diyeceksiniz ki piyasa böyle! Haklısınız, ben de bu piyasaya elimden geldiğince, gücümün yettiğince direniyorum işte. Yirmi kusur yıldır cebelleşip duruyorum bu kör alemde. Neler döndüğünü iyi kötü öğrendim artık. Ama, hala kandırılıyorum, bu da bir gerçek:-) Demek ki hala öğreneceğim çok şey var. Öğrenmenin yaşı yokmuş değil mi? Ama kendimce, adam gibi adam olarak, onurumla, dostlarımla, arkadaşlarımla; hatta düşmanlarımla dimdik ayaktayım. Üstelik "BAZI" kirli çarkların içine girmeden, şerefimle ve onurumla ayaktayım. Neden böyle yazdığımı anlayan anlar. Benim hanlarım hamamlarım, uçağım, yatım, korumalarım, son model arabalarım yok dostlar. Ben Türkiye Cumhuriyeti'nde sadece oyuncu ve sanatçı olmaya çalışıyorum o kadar. Yaşadığım torakların farkındayım. Ruhumu Faust gibi Mefisto'lara da satmadım. Olduğu gibi, gördüğünüz gibi bir insanım işte. Doğrudur, sokağa çıktığımda beni gören herkes üstüme atlamıyor, tanıyanlar da insan gibi yanıma gelip konuşuyor benimle. Anlayacağınız üstünü başını yırtan da yok, çığlık atan da:-)Tabii ki bu benim tercihim. Paparazzi, dedikodu programlarına çıkmamak da benim tercihim. Önce ailem ve sağlık, sonra hayatın geri kalanı düşüncesi de benim tercihim. Çünkü ben ömrüm boyunca "DEĞERLİ" olmayı değil, hep "KIYMETLİ" olmayı özellikle tercih ettim dostlar. Ne derece başarabildim, ya da başarabildim mi bilmiyorum, ama ben böyle yaşamaya gayret gösterdim diyelim.
Tiyatroyu hiç ama hiç bırakmadım. Eğitimini aldığım, uzmanlaştığım mesleğim tiyatro. Oyunculuğun "er meydanı" bence. Her şey canlı ve sonsuz boyutlu tiyatroda:-) Sinema ve tv. daha üçüncü boyutta. Sizce hayatın ta kendisi olan tiyatroyu yakalamaları mümkün mü? Bence imkansız. Çünkü tiyatro "gerçek", sinema ve tv. "sanal". İnanın bana, günümüzde çok ön planda olan bir tv. kanalda çalışmam için, tiyatroyu bırakmam karşılığında, çoğu kişinin hayal bile edemeyeceği ciddi ücretler teklif edildiğinde de bırakmadım tiyatroyu. Biz tiyatro emekçilerinin suya değil, kalplere yazı yazdığına inandım hep. İnsana hizmet öncülük etti düşlerime ve düşüncelerime. Bu dünyanın aslında sahte olduğunu, öteki tarafın gerçek olduğunu hiç unutmadım. Şan, şöhret, para. Hepsi bu dünyada var olan, insanların icat ettiği kurallar bence.Tiyatronun büyüsü, öğretisi, emeği o kadar gerçek ki. Biliyor musunuz, beni hala sokakda görüp "Savaş ve Barış" oyunundan, "Askerliğim" oyunundan, "Altı Derece Uzak" oyunundan, "Önce İnsan" oyunundan, "Aydınlanma Ateşi" oyunundan, "Othello" oyunundan, "Önce İnsan" oyunundan, "IV. Murat" oyunundan, "Coriolanus" oyunundan kutlayan tiyatro sevdalıları var. Hala, oynadığım oyunlardan etkilenip bana mektup yazan seyircilerimiz var. Sorarım size, bu sevgi, bu bağ hangi maddiyatla ölçülebilir?

İnsanları uyandırmak, onların gözlerini açmak ne büyük mutluluk ve ne büyük bir huzur biliyor musunuz? İbadet gibi adeta... Anlayacağınız tiyatroyu ikinci plana atmadım hiç. Hep, birinci işim olarak gördüm. Çekime göre tiyatro değil, tiyatroya göre çekimi ön plana aldım. İnanın, bu güne kadar da bana zorluk çıkaracak hiç bir işte çalışmadım. Çünkü adam gibi en baştan konuştum. Son oynadığım dizi Kollama'da çalıştığım sürece de, gerek kanal yöneticisi dostlarım, gerek Kollama dizisindeki reji gurubu, hatta oyuncu arkadaşlarım hep yardımcı oldu bana. Konusu açılmışken, hepsine de buradan tekrar tekrar teşekkür ederim. Hatta birazdan okuyacağınız gibi yeni dizimizde de bu gerçek böyle.
Son olarak da, Plato Film'den, Show Tv.'de yayınlanacak olan bir dizi ile ilgili olarak, farklı bir rol teklifi geldi. Dizinin adı M.U.C.K., rolün adı da "Tunç". Zaten başladı, izliyorsunuz. Birçok projeyi kabul etmedikten sonra, bu rolü severek, sevinerek kabul ettim. Üstelik genç yönetmenimiz sevgili Can Sarcan'la tanıştıktan sonra da, onun heyecanına ortak olmak istedim açıkcası. Tunç rolünden bahsedeyim size biraz. Dünya çapında bir besteci. Mesleğinde yükselirken, nerede ise mesleki hırsından dolayı, gözü ailesini bile görmemiş. Oğlu Rüzgar genelde annesi tarafından büyütülmüş anlayacağınız. Tunç şimdilerde, oğlu Rüzgar'ın da kendi gibi başarılı ve ünlü bir piyanist, bir besteci olması için uğraşmakta. Bu arada Rüzgar, annesinin ölümünden babası Tunç'u sorumlu tutuyor. Bunun nasıl olduğunu Show Tv.'de perşembe akşamları haberlerden sonra saat:20.00'de görebilirsiniz ama, sonuçta Tunç oğlu Rüzgar'a bir türlü ulaşmayı, onunla iletişim kurmayı başaramıyor. Aslında ne kadar tanıdık bir hikaye değil mi? İnanın bana günümüzde böyle aileler tahmin ettiğinizden çok daha fazla var. Haftalarca çocuğunu görmeyen anne babalar, hatta özellikle babalar var. Bu yüzden Tunç ve oğlu Rüzgar arasındaki bu hikaye bana çok çarpıcı ve gerçekçi geliyor. Tabii M.U.C.K. dizisinde, var olan bütün içinde ne kadar işlenir bilemem ama, konu çok dişi, hatta üstüne dizi ya da film yapılacak kadar da çarpıcı bence. Elbette Tunç ve oğlu Rüzgar gibi gerçek hayatta var olan insanlar hataları ile büyürler, ya da küçülürler. Ayrıca Tunç ve oğlu Rüzgar arasındaki bu çatışmanın dramı da var dizide, komedisi de. Bakalım ilerleyen bölümler neleri getirip; neleri götürecek. Açıkcası senaryonun devamını ben de merak ediyorum. Ama, her şeyin tüketime dönüştüğü, arka bahçelerimizin atık yığınları ile dolduğu günümüzde, bakalım Tunç ve oğlu Rüzgar arka bahçelerini ne kadar temizleyebilecek? Ya da, bu farkındalığa bile ulaşabilecekler mi! Yaşayalım görelim der büyüklerimiz değil mi?

Bu arada Kollama'daki "Pikeas" rolünü oynarken ciddi kilolarım vardı. Şimdi, M.U.C.K. dizisindeki "Tunç" rolünü yedi kilo eksikle oynuyorum. Saçlar kısaldı, bıyık yok. Koyun Pikeas rolünün fotoğrafı ile, Tunç rolünün fotoğrafını yan yana. Bir benzerlik varsa konuşalım:-) Anlayana!

Hepinizi sevgiyle, saygıyla selamlıyorum. Umut ediyorum ki en kısa sürede yine dertleşeceğim sizlerle. Allaha emanet olun...
SEVGİ ve DOSTLUKLA...
8 OCAK 2011
İSTANBUL
HÜSEYİN KÖROĞLU
Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir
